HOŞGÖRÜNÜN TEMSİLCİSİ "MEVLANA"

                                       MEVLANA    

 Günümüze kadar pek çok alim ve fikir adamları yaşamış , eserleriyle adeta ölümsüzleşmişlerdir. Bu insanlardan  en önemlisi ve sesini günümüze kadar en iyi duyurabileni de MEVLANA Celaleddini Rumi´ dir  

        Mevlananın günümüzce çok sevilmesinin nedenlerinden biri insanları ayırtmadan sevmesi, tüm insanları bir bütün olarak kucaklamasıdır.

              Mevlânâ, farklı dinlere, milliyetlere sahip olsalar da, insanların bir olduğunu ve insanın her şeyin üstünde bir değeri olduğunu söylemiştir.  O, sadece sözleriyle değil, bize aktarılan  pek çok örneğe göre yaşamıyla da bunu göstermiştir.  Kimi zaman davranışları kızgınlık uyandırsa da, ne pahasına olursa olsun, ne cahili okumuştan, ne halktan insanı hükümdardan daha az insan saymıştır. İnsanların davranışlarına her zaman hoşgörüyle yaklaşmış , yaratılanların en üstünü olan insanı incitmekten ,onun kalbini kırmaktan kaçınmıştır.

           Mevlânâ’nın insanlığa en büyük mesajı belki de bilginin ötesinde var olanı, bilginin açıklayamadığı şeyi, yani gönül dünyasının önemini vurgulamasıdır. Ona göre gönül Allah’ın konağıdır. Gönlünü, yani Allah’ın konağını, sağlıklı muhafaza edemeyenlerin bilgilerinin kendilerini daha mutsuz etmekten başka bir işe yaramayacağını dile getirmesidir; ruhun köşkü olan canı, yani teni Allah için bir enstrüman olarak görmek gerektiğini vurgulamasıdır. Eğer beden Allah’ı ve onun yüceliğini terennüm( ifade)edemiyorsa en önemli işlevinden yoksundur.

            Hümanizm, insan sevgisiyle bir tutuluyorsa da, bu sevgi koşullu bir sevgi olarak anlaşılmalıdır. Hümanist, insanı değil de, kendince tanımladığı insanı sever. İnsanda bir öz varsayar, o özü gerçekleştirdiği ölçüde sever insanı. Mevlânâ ise insanı her koşulda, her hâliyle sever. Mevlana’yı diğerlerinden ayırtıp , başkalaştıranda bu koşulsuz insan sevgisidir.

        Yaratılışın sürekli olduğunu kabul eden Mevlânâ, evrenin yıprandığına değil, devamlı olarak yenilendiğine, iyiye ve güzele doğru gittiğine inanır. Bu yüzden de yeniliğe âşıktır. Hatta o eski düşüncelerden ve eskiye saplanıp kalmış olanlardan ürker. Bu görüşünü şu sözleriyle anlatır:“Her gün bir yere konup göçmek, akar su gibi bulanmamak, donmaktan kurtulmak ne hoştur. Dün de geçti düne ait sözde dün gibi geçip gitti bugün yeni bir söz söylemek lazım”.

 Mevlânâ, insanları ahlâken eğitirken bazı gerçeklerin farkındadır. O bir insanda yüzde yüz iyilik aramanın imkânsız olduğu düşüncesindedir.Bu konuda şöyle der:“Birisinde yüzlerce faziletle beraber bir de hata bulunsa o hata, bir bitkinin sapı oranındadır. Terazide ikisini de beraber tartarlar. Çünkü bitki ve sap beden ve can gibi bağdaşmıştır.”

        Her şeyin iyiye ve kemâle (olgunluğa) doğru gittiğine inanan Mevlânâ, kötülüğün insandaki noksanlıklardan meydana geldiğini söyler.Bu noksanlıklar ise hoşgörü, iyi tutum ve davranışlarla tamamlanmalıdır. Ancak Mevlânâ, bu hoşgörünün sınırlarını şu sözüyle çizer:“Hırsızlara ve topluma zarar verenlere acımak, zayıfları kırıp geçirmektir...”

        Mevlânâ, kendi hatasını düzeltmeden başkasının ayıbını arayanları hoş görmez.Önce insanlar kendindeki kusur ve hataları görmeye çalışmalıdır.Zaten kendisindeki kusurları görmekle uğraşan bir insan, başkasında kusur aramaya fırsat bulamayacaktır.O bu düşüncesini şöyle anlatır:“Karşısındakinde gördüğün suç, sendeki suçun cinsindendir. Önce o huyu kendi tabiatından atman gerek.Sendeki çirkin huy, sana onda göründü.O sana âdeta bir aynadır...”

        Buna göre demek ki, insan, kendi kusurlarını gidermeden başkasıyla uğraşmamalı.Zaten kendisi de aynı kusuru işlerken başkasını o kusurdan men etmesi çok faydalı olmayacaktır.

        Aslında kişinin yaşayışı ve davranışları tavsiye ettiği bir şeyi gerçekten yapıp yapmadığını da ortaya koymaktadır.Mevlânâ’nın bütün insanlığı bu kadar çok etkilemiş olmasının altında, onun söyledikleriyle yaşantısının, aynı olması yatmaktadır. Mevlânâ’nın gözü, insanlardaki kusuru görmek için değil, güzellikleri ortaya çıkarmak için vardı. Onun bütün insanlıktaki gördüğü güzellikler, aslında onun kendi gönül güzelliğinin yansımasıydı.Eğer biz, çevremizdeki herkesi kötü görmeye başladıysak, o kötü gördüğümüz şeylerin içinde bizden de yansıyan bir şeylerin olabileceğini unutmamamız gerekiyor. “                 ***Öyleyse bizler de insanlarda arayıp iyi bir yön bulabiliriz. Sadece insanlarda değil, her konuda güzel olanı görmek insanın olumlu yanları düşünmesini sağlayacak ona pozitif bir enerji verecektir.H.z.Muhammed, bir grup insanla beraber yolda yürürlerken bir köpek leşine rastlar. Bu manzara karşısında herkes, burnunu tıkayarak o köpeğin çirkin görüntüsünü tasvir etmeye başlar.Birisi ne kadar pis kokuyor derken bir diğeri cesedin aldığı tiksintici görüntüyü eleştirir.Bu durum karşısında H.z. Muhammed’in yorumu ise hepsinden farklıdır:“Ne kadar güzel dişleri var değil mi?İnci gibi.”

        Bir gün  Mevlânâ’nın “Ben yetmiş üç milletle (bütün dinler) beraberim.” dediğini duyan ve buna içerleyen Kadı Sıra ceddin, bilginlerinden birini, Mevlânâ’ya göndermiş.Ona sıkı sıkıya da tembih etmiş...“Git ve Mevlânâ’ya herkesin içinde sor. Bu sözü demiş mi, dememiş mi?Demişse hakaret et...” Bilgin dergâha gider, “Sen yetmiş üç milletle beraberim demişsin, doğru mu?” diye sorar.Mevlânâ “Evet” der, “Hâlâ da deyip duruyorum.” Âlim, Mevlânâ’ya hakarete başlayınca,Mevlânâ gülerek şöyle der:“Bu söylediklerinle de beraberim ben.”      

         İşte burada da Mevlana hepimize (deyim yerinde ise ) ahlak dersi veriyor. 1. ders şu ki kendisine hakaret eden adama kızıp da o da laf saymaya başlamıyor . Sakinliğini ve sabrını her koşulda korumasını biliyor. Hoşgörüsünü kaybetmiyor. 2. ders ise Mevlana “ben üç milletle beraberim “ diyor yani bütün dinleri kastediyor . “ne olursan ol yine gel .” diyebiliyor. insanları milletlerine ve dinlerine göre ayırtmadan , onları kusurlarına rağmen sevebilmeyi başarıyor.

 Onu tanıyan herkes, onu seviyordu. O“Allah’tan korkan herkes dindardır.”diyerek Hıristiyanlara, Yahudilere, kısaca herkese sahip çıkmıştır.O mutlak(tek) varlık olan Allah’ın kemalini insanda ve insanlıkta gördüğü için herkesi bu ortak paydada bir araya getirmiş olan ender insanlardandır.

        Mevlânâ, yalnız dindarları ve iyi tanınanları değil, bütün insanları bir görüyor, hatta tam manasıyla toplumun kötü gördüklerini de... İnsanlara olan bakışını şu sözü özetlemektedir:“İyilik aradı mı insanda kötülük kalmaz ki...” Böylece insanların yaptığı kötülükleri değil, niyetlerini ve gayretlerini ön plânda tutan Mevlânâ, kötü insanlarda bile aslî iyiliği aradığı için kötüleri iyileştirmede başarılı olmakta, kötüler bile ona karşı iyi olmaktaydı.

        O mesnevisinde şöyle diyor ; “Ey Müslüman!Sen bizzat edep iste.Edep her edepsize sabretmektir ancak”.  Mevlânâ’nın –kim olursa olsun– insanlara karşı tahammül ve hoşgörüsü de sınırsızdı.

        Bir gün kendisiyle sema etmeye kalkan bir sarhoş, ikide bir ona çarpıp onu rahatsız edince orada bulunanlardan bir kısmı, engel olup sarhoşu çıkarmak isterler. Mevlânâ, onlara şöyle söyleyerek engel olur:“O içmiş ama siz sarhoşluk ediyorsunuz.”

Onun engin hoşgörüsüne verilecek bir örnek ise şu olaydır.Bir gün yolda iki kişi kavga ederlerken birisi diyor ki:”Ben öyle bir adamım ki bana bir laf söylesen bin laf işitirsin!” Bu sözü duyan Mevlânâ, derhal yanlarına giderek o adama:“Ne söyleyeceksen bana söyle, benimle kavga et diyor, ben de öyle bir adamım ki bana bin söylesen bir laf bile işitemezsin!” Bu sözden sonra bin laf söyleyebileceği için övünen adam tek kelime edemiyor. Ve Mevlânâ’ya saygı göstererek barışıyorlar.

       Mevlânâ’nın hoşgörüsü ve merhameti sadece insanları değil bütün canlıları kapsamaktadır.Yavrularından ayrılmış ve aç kalmış bir köpeği görünce ona ekmek götürüyor.Bir başka zamanda bir kadının gönderdiği iki tepsi yemeği silip süpüren köpeği gördüğünde de kimseye dokundurtmuyor, “O sizden daha muhtaç...” diyerek  hayvanlara olan merhametini de ortaya koymuş oluyor

                   Koştum bir gül kopardım bağdan

 Korkuyordum bahçıvanla karşılaşmaktan
 Birden duydum tatlı sesini bahçıvanın
Tüm bahçe senin ne çıkar bir gül almaktan
.

 

  Mevlânâ, insan olarak ifade etmeye çalıştığı güzellik, yüzeysel hoşgörü veya ne istersen yap tarzından bir özgürlük değildir, kendimizde ve karşıdaki insanda Tanrı'yı görüp, daha hakiki daha derin bir arayışa çağırmaktadır. Cihat  onun için insana karşı savaş değildir, her şeyden önce, insanın kendi nefisiyle mücadele ederken gelişmesi, tekamülüdür.

        Onun daima yenide kalışı dünya görüşünü özetleyen hoşgörü kavramına dayanmasıdır. Hoşgörü, sevgi ve birleştiricilik…

                          Mevlânâ için her doğan gün yeni bir coşkuyu getirir. Yaşama doluluğu seçilir onun sözlerinden. Yeniyi sever o ve her daim YENİ BİR SÖZ SÖYLE der.


                                                                                                                                                                                                                      

                         MEVLANANIN HAYATINDAN

 “Mevlânâ Celâleddîn Muhammed”dir. Ancak günümüzde kitap veya makale adı içerisinde Mevlânâ, tek bir kelimeyle anılmak istendiğinde, Batı dillerinde sadece “Rûmî” ve Farsça eserlerde ise “Mevlevî” isimleşmiş sıfatlarıyla yeterli görülmektedir.

Mevlânâ, bilginler yetiştiren bir ailenin ferdi olan babası Bahâeddîn Velet’in Belh’te sahip olduğu büyük maddî ve manevî zenginlikler içerisinde çocukluk yıllarını geçirmiş ve sonrasında vatanı Konya olmuştur. Konya’daki hayatı, ailesi, dergâhı ve eserlerine intikâl eden fikirleri, onu günümüze çok canlı bir şekilde taşımıştır.O, daha çok ilâhî aşk, sevgi, zarafet ve hoşgörüyü hatıra getiren ve İslâm inancını gönüllere bu bakışla sunmayı hedef edinen bir anlayışın öncüsü olarak kabul görmüştür.

Mevlânâ’nın, hayatını Anadolu Selçukluları’nın başşehri olan Konya’da sürdürmesi ve devlet adamları ile halkın üzerinde önemli etkiye sahip olması, bazı tarihî, siyasî ve fikrî gelişmelerde adının anılmasına neden olmuştur

önceki tatsızlıkların yaşanmayacağını Şam’da Şems’e anlatıp onu ikna ederek birlikte Konya’ya döndüler.Fakat aynı nedenlerle ayrılık kaçınılmaz oldu ve üç yıl kadar süren bu ilgi artık tamamen sona erdi. Mevlânâ, derinden etkilendiği buluşma ve ayrılıklardan sonra, önce Konyalı Kuyumcu Selâhaddin’i kendisine halife ve dost edindi; oğlu SultanVeled’i, onun kızı Fatma Hatun’la evlendirdi. Bu yıllar huzuru, sürûru aradığı; derdini, aşkını, heyecanını gazellerinde ve rubaîlerinde dile getirdiği bir dönem oldu. Kuyumcu Selahaddin’le olan beraberliği on yıl sürdü. Onun vefatından bir müddet sonra aynı sıfatla Hüsâmeddin Çelebi’yi tayin etti.Ömrünün son on dört, on beş yılını Mesnevî’siyle meşgul olarak geçirdi.Bu eserin teşvikçisi ve yazıcısı HüsâmeddinÇelebi’ydi.

İslâm dünyasının önemli merkezlerinden biri olan Belh’te XIII. asrın ilk yarısındaki mevcut ilmî ve siyasî ortamdan rahatsızlık duyan Mevlânâ’nın babası, bütün aile bireyleri ve çevresiyle göç etmeye karar verdi. Niş abur, Bağdat,Mekke, Şam gibi şehirleri dolaşarak Anadolu’ya ulaştı.Aile, yol boyunca büyük ilgi gördü. Mevlânâ, babasının yanında bu ilk yolculuğunda birçok ünlü bilgin ve sofi ile karşılaştı, onların konuşmalarına tanık oldu. Dârende’ye, yani Karaman’a vardıklarında Mevlânâ ve ailesi için önemli gelişmelerin yaşandığı bir döneme de girilmiş oldu.Burada geçen muhtemelen yedi yıl zarfında Mevlânâ, kafilede yer alan Hâce LâlâŞerefeddîn-i Semerkandî’nin kızı Gevher Hatun’la evlendirildi.İki oğlu, SultanVeled ve Alâaddin Çelebi dünyaya geldi.

“MâderSultân (Sultan Anne)” lâkabıyla anılan validesi Mümine Hatun vefat etti. Aile, Konya’ya vardığında SultanAlâaddin Keykubad ve beyleri tarafından büyük ilgiyle karşılandı.Konya’ya varıştan iki yıl sonra baba Bahâeddin Velet 80 yaşında vefat etti. Genç Mevlânâ’dan âlim, müderris ve müftü babasının yerini alması istendi. Babasının öğrencilerinden Tirmizi  Seyyid Burhâneddin bir yıl sonra hocasını görmeye Konya’ya geldi ve esas olarak babasından dinî ilimleri öğrenmiş olan Mevlânâ’nın tasavvufî öğrenimi ve terbiyesi ile meşgul oldu ve ayrıca bu arada Halep ve Şam’da tahsilini tamamlaması konusunda da tavsiyede ve rehberlikte bulundu. Buluşmalarından dokuz yıl sonra, kendisine babasının manevî yönünü tanıtıp üzerinde derin izler bırakan Seyyid Burhâneddin Kayseri’de vefat etti. Bundan beş yıl sonra Şems-i Tebrizî Konya’ya geldi ve Mevlânâ ile aralarındaki sohbetler büyük bir etkileşmeye neden oldu. Mevlânâ’nın bu buluşmadan sonra gerek hayatında ve gerekse gönül dünyasında büyük değişiklikler meydana geldi. Onun, Şems’le olan yakınlığını ve kendileriyle eskisi gibi ilgilenmemesini hazmedemeyenlerin tepkileri sonucunda,Eflâkî’nin belirttiğine göre 16 ay kadar sonra Şems, Konya’dan ayrıldı.Ancak bu gidiş onu çekemeyenleri tatmin edecek bir sonuç sağlamadı, Mevlânâ yine çevresindekilerle ilgilenmedi.Bu durumu görenlerle Mevlânâ’nın istekleriyle harekete geçen oğlu Sultan Velet önceki tatsızlıkların yaşanmayacağını Şam’da Şems’e anlatıp onu ikna ederek birlikte Konya’ya döndüler.Fakat aynı nedenlerle ayrılık kaçınılmaz oldu ve üç yıl kadar süren bu ilgi artık tamamen sona erdi. Mevlânâ, derinden etkilendiği buluşma ve ayrılıklardan sonra, önce Konyalı Kuyumcu Selâhaddin’i kendisine halife ve dost edindi; oğlu Sultan Veledi, onun kızı Fatma Hatun’la evlendirdi. Bu yıllar huzuru, sürûru aradığı; derdini, aşkını, heyecanını gazellerinde ve rubaîlerinde dile getirdiği bir dönem oldu. Kuyumcu Selahaddin’le olan beraberliği on yıl sürdü. Onun vefatından bir müddet sonra aynı sıfatla Hüsâmeddin Çelebi’yi tayin etti.Ömrünün son on dört, on beş yılını Mesnevî’siyle meşgul olarak geçirdi.Bu eserin teşvikçisi ve yazıcısı Hüsâmeddin Çelebi’ydi.

Mevlânâ’nın, hayatını Anadolu Selçukluları’nın başşehri olan Konya’da sürdürmesi ve devlet adamları ile halkın üzerinde önemli etkiye sahip olması, bazı tarihî, siyasî ve fikrî gelişmelerde adının anılmasına neden olmuştur.



 

 

 


 

 

       

 

         

         

 

 

 

 

  

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

                                            

 

 

Yorum Yaz